18 Ocak 2016 Pazartesi

Yeşil Bursa ve Cumalıkızık

Öncelikle İstanbul’da doğmuş büyümüş biri olarak Bursa’ya bu kadar geç gittiğim için kendime kızgınım.

Özellikle de Cumalıkızık.

Haydi hep birlikte hızlandırılmış bir Bursa turu yapalım. 

Hafta sonu Cumartesi sabah evden çıkıyorsunuz, iki saat sonra Bursa Güzelyalı İskelesi’nde oluyorsunuz.
Öğleye doğru orada olduğumuzdan hemen Osmangazi’ye geçip –oradaki tabiriyle Kent Meydanı- hızlıca kahvaltımızı yapıyoruz.

Gezecek çok yer var. Kent Meydanı’nda Osman Gazi’nin heykelini gördükten sonra yürüyerek Şehreküstü’ye geçiyoruz. Meşhur Ulu Camii bu semtte yer alıyor.

Bu ismiyle müsemma yapı, I. Beyazıd tarafından yaptırılmış ve 1399 yılında tamamlanmış. 5 bin metrekare olan camiinin 20 kubbesi bulunuyor. Yağmurlu havaya rağmen büyük bir kalabalık camiinin içine girmek için sırada bekliyor. İçeri girdiğimizde bu görkemli yapıyı cam bir kubbenin aydınlattığını görüyoruz. Kubbenin altında da 18 köşesi olan havuzlu bir şadırvan var. Aslı korunmaya çalışılsa da içeride yapılmış olan restorasyon çalışmalarının izleri kendini belli ediyor.
Ulu Camii’yi gezdikten sonra yine yenileme çalışmaları devam eden hanların içinden geçiyoruz. Hanların içindeki mağazaların birbiriyle uyumu dikkat çekiyor. Öncelikle Pirinç Han’ı görüyoruz. İçerisinde çayınızı kahvenizi içerek yorgunluğunuzu atabileceğiniz bu yapının büyük bir avlusu bulunuyor. Emir Han, Tuz Han, Kubbeli Han gibi birçok han bulunuyor. Bunun yanı sıra ziyaretçilerin de oldukça dikkatini çeken Bakırcılar Çarşısı, Bedesten Kuyumcular Çarşısı, Eski Aynalı Çarşı’yı geziyoruz. Bu bölgede Ulu Camii’nin yanı sıra daha küçük yapılarda başka camiiler de yer alıyor.




Gezerken Bursa’nın olmazsa olmazı kestane şekerini de elimize alıyoruz, bir yandan şehri inceliyor, bir yandan bu muhteşem lezzetin tadına varıyoruz. Ne de olsa gezmek için enerjiye ihtiyacımız var. Dilimizde de sabahtan beri aynı türkü: “Bursa’nın ufak tefek taşları, keman olmuş o yarimin kaşları.”
Cumalıkızık’a doğru yola koyulmak için Bursa’nın metro hattı Bursaray’a doğru ilerlerken Şehreküstü Meydanı’da 7. Uluslararası Öğrenci Buluşması’nın standlarını görüyoruz. Dünyanın 103 ülkesinden öğrencilerin kendi kültürlerini tanıttığı bu etkinlik renkli anlara sahne oluyor.  Öğrenciler yöresel kıyafetlerini giymiş, kendi lezzetlerini, ülkelerini en iyi şekilde tanıtmaya çalışıyor. Hepsi o kadar sıcakkanlı ki. Biz de Nijer, Endonezya, Türkmenistan, Kosova, Kırım gibi birçok ülkenin standlarını geziyoruz.

İşte en çok merak ettiğim yere doğru yola çıktık, yaklaşık bir saat içinde Cumalıkızık’ta olacağız. Şehreküstü’den Cumalıkızık’a kadar metroya biniyoruz, 700’ü aşkın yıllık bir tarihe sahip olan bu köye ulaşmak için metrodan sonra otobüs ya da minibüsler bulunuyor. Birçoğunuzun Kınalı Kar dizisinden bildiği bu mistik köyün tertemiz havası içine çekiyor beni. Tarihi evleri, taş dar sokakları, her köşede bir şeyler satan çalışkan kadınları… İkide bir aynı cümleyi tekrarlarken buluyorum kendimi: “Buraya gelmeden Bursa’dan gitseydim çok üzülürdüm”. Sindire sindire, her anını yaşayarak, yavaş yavaş geziyoruz burayı. İsterseniz buraya daha erken saatte gelip kahvaltınızı da yapabilirsiniz, gözlemenin tadına bakabilirsiniz. Biz yeni çıkmış kirazdan, annelerin maharetli elleriyle yaptığı cevizli ekmekten alıyoruz ki İstanbul’a döndüğümüzde de burayı yaşamaya devam edelim. Köyden ayrılmadan önce meydandaki Cumalıkızık Bahçeli Ev’de kahvemizi yudumluyoruz. Aldıklarımızın yanına buradan da ev salçası ve böğürtlen reçeliyle adaçayını ekliyoruz.



Dönüş için vaktimiz daralıyor ancak bizim Bursa Kebap ya da herkesin bildiği adıyla İskender yemeden ayrılmaya hiç niyetimiz yok. Sırf bunun için Kent Meydanı’na geri dönüyoruz. Aş Fırın’da Bursa Kebap, spesyalleri olan Aş Fırın Kebap ve ızgara köfte istiyoruz. Tereyağı kokuları arasında yemeğimizi yiyerek Bursa maceramızı tamamlıyoruz.

Deniz otobüsüne binmek üzere Güzelyalı’ya döndüğümüzde ise heybemize bir de kestane şekerlerini ekliyoruz.



Yeşillikler içinde Osmanlı’nın izlerini taşıyan güzel Bursa’yı siz de en yakın zamanda görülecek yerler listenize alın derim.




Paris’in ihtişamı, Disneyland’ın renkli dünyası

Önümüzdeki kısa da olsa üç günlük bir tatil var. Evimizde mi oturacağız? İşte biz de bu soruyu sorduk kendimize ve cevabımız ‘Tabii ki hayır!’ oldu. O zaman toparlanın, Paris’e gidiyoruz!

Uçağımız saat 04:00’te. Ama biz o kadar heyecanlıyız ki saatler öncesinden gidiyoruz havaalanına. Oturuyoruz, yemek yiyoruz, kitap okuyoruz, çay içiyoruz… Yok bir türlü vakit geçmiyor.

Sonunda uçaktayız, iki buçuk saat sonra rüya şehirde olacağız. Soğuk bir sabaha merhaba diyoruz Paris’te, hafif hafif yağmur da atıştırıyor. Ama biz pes eder miyiz? Keşfetme duygusu her zamanki gibi ağır basıyor.

Önce şehri panaromik olarak görüyoruz. Otobüsün buğulu camlarının ardından her yeri hafızamıza kazımaya çalışıyoruz. Ne de olsa tekrar gelip daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Eyfel Kulesi’nin en güzel göründüğü meydan Trocadero’da mola veriyoruz. Burada fotoğraflar çekiliyor.

Peki biz Paris’te geçireceğimiz 2 güne neler sığdırdık?

Öncelikle herkes gibi şehri yürüyerek gezmeye karar verdik. Hemen bir harita edindik. Gideceğimiz noktaları belirledik. Otelimizin bulunduğu Hoche durağından metroya atladığımız gibi gündüz yakınından geçtiğimiz yerleri bir bir keşfetmek için yola çıktık. Öncelikle Champs-Élysées yani herkesin bildiği adıyla Şanzelize’de bir tur attık, birçok markanın mağazaları yan yana sıralanmış durumda. Zafer Takı’na kadar yürüdük. Ancak artık yorulmuş ve acıkmıştık. Şanzelize’de Vesuvio’da oturduk, mis gibi pizzalar, makarnalar var. Caddeye doğru çevirdik sandalyelerimizi, Fransız birasını da denedik.

Biralarımızdan sonra Zafer Takı’ndan yürüyerek Seine Nehri kıyısına gidiyoruz. Eyfel’i gece büyüleyici ışıklarıyla görüyoruz. Ancak öyle bir kalabalık var ki, kuleye çıkma kısmını ertesi akşama bırakıyoruz. Seine Nehri kıyısında Eyfel’in tam karşısındaki Le Bistro Parisien’e oturup huzurla içeceklerimizi yudumluyoruz. Metroyla otelimize geçerek ilk günü tamamlıyoruz.

İkinci gün yapacak çok şeyimiz var. Sabah otelde bizim bol çeşitli kahvaltılarımıza hiç benzemeyen reçelli, çikolatalı, kruvasanlı bir kahvaltıdan kalkıp Ressamlar Tepesi/Montmartre’ye doğru yola koyuluyoruz. Burası turist akınına uğramış, çünkü şehir tam anlamıyla karşınızda. Çarşı içinde geziyoruz, karakalem resmini çizdirenler, müzisyenler, şampanyaları ellerinde gezenler… 1914 yılında tamamlanan ve özellikle Hristiyanlar tarafından büyük ilgi gören kilise, Sacre Coeur Bazilikası da tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini izliyor.

Buradan hemen sonra 17. yüzyılda İtalyan asıllı Kraliçe Mary Dominitisi tarafından yaptırılan Tuileries Bahçesi (Jardin des Tuileries)’ne gidiyoruz. Paris’in en büyük yeşil alanı burası. Bahçenin hemen girişinden kahvemizi alıyor ve meydandaki havuzun kenarında kendimizi güneşe teslim ediyoruz.

Bir kapısı Concorde Meydanı’na açılan bu bahçeden devam ettiğinizde Louvre Müzesi’ne çıkıyorsunuz. Fransız İhtilali’nden sonra açılan ilk devlet müzesi olan bu müzeyi gezmek isterseniz tam 2 hafta Paris’te kalmanız gerekiyormuş. Bizim ise gezecek, görecek çok yerimiz var. Bu sebeple dışarıdan bakıyor ve aşıkların kilitlere isimlerini yazıp köprünün korkuluklarına taktığı Pont Des Amoureux yani Aşıklar Köprüsü’ne geçiyoruz. Seine Nehri üzerindeki bu köprüye yoğun bir ilgi var.

Köprüden sonra Opera Binası, La Fayette yapılarını gördükten sonra Seine Nehri kıyısında keyifli bir yürüyüşe çıkıyoruz, banklara uzanıyoruz, mis gibi havanın tadını çıkarıyoruz. Akşam oldu bile. 324 metre yüksekliğindeki Eyfel Kulesi’ne çıkmak üzere sıraya giriyoruz, istiyoruz ki hava kararsın, ışıklar yansın tüm şehri bir de böyle görelim. Eyfel’in ışıkları yandığında turistlerden bir alkış kopuyor, daha da heyecanlanıyoruz. Burası tek kelimeyle müthiş!

Eyfel’e çıkarak Paris’teki turumuzu tamamlıyoruz. Sabah Disneyland’a geçiyoruz, alanın içindeki Newport Bay Club Hotel’de kalıyoruz. Burası denizci konseptiyle hazırlanmış, hem çok şık hem de çok keyifli bir otel. Otele yerleştikten sonra kendimizi Disneyland’ın içine atıyoruz. Çocuklar gibi şeniz artık. Trene biniyoruz, labirentlere gidiyoruz, korku tünellerinden geçiyoruz. Neredeyse çocuklar için hazırlanmış kostümlerden alıp giyeceğiz. Rengarenk bir masal dünyası burası. Bir günlüğüne de olsa çocukluğumuza geri dönüyoruz. Oraya kadar gitmişken en büyük outlet alışveriş merkezlerinden biri olan Val D'europe’a da uğruyoruz. Disneyland’tan buraya gitmek için tekrar trene binmek gerekiyor.  Otelimizde konakladıktan sonra ertesi gün dönüşe geçiyoruz.

Paris’in ihtişamı, Disneyland’ın renkli dünyası her yaştan insana hitap ediyor. En kısa zamanda farklı hisleri bir arada yaşamak için Fransa’nın bu iki merkezini gidip görmenizi öneriyoruz.




Huzurun diğer adı: Thassos

Temmuz ayıyla birlikte hala tatile gitmeyenler için Thassos Adası harikulade bir seçenek oluşturuyor. 

Yunan adalarının kuzeyinde bulunan bu ada aynı zamanda Taşoz olarak biliniyor. Karayoluyla kolaylıkla ulaşılabilen ada için İpsala Gümrük Kapısı’ndan çıkarken Shengen vizesi ve araç için triptik belgesi olması yeterli. İstanbul’dan gidecekler için yolculuk yaklaşık 6 saat sürüyor.

İpsala Gümrük Kapısı’ndan çıktıktan sonra Dedeağaç (Alexandroupoli) ve Gümülcine (Komotini)’den geçtikten sonra Keramoti kasabasına ulaşılıyor. Keramoti Thassos’un muhteşem doğasına resmen bir hazırlık gibi.

Adaya geçmek için Keramoti’den feribota binmek gerekiyor. Ancak burada yemek yemeden kesinlikle gitmenizi önermiyoruz.

Feribota çok yakın konumda, sahilde yer alan Babis (mpamphs) restoranı muhteşem lezzetler sunuyor. Midyeli pilav, cips şeklindeki kabak kızartma, kalamar dolma, ahtapot ve sardalya ızgara bu lezzetlerden sadece birkaçı. Bu özel tatların yanında Bibaia Xopa adlı şarabı da denemenizi tavsiye ediyoruz.

Yemekten sonra Keramoti’den kalkan feribot Thassos’un Limenas Limanı’na yanaşıyor. Thassos’un bir yanı yeşil, bir yanı masmavi deniz olan güzel yollarından geçerek Potos Köyü yakınındaki Royal Paradise Beach Resort & Spa’ya ulaşıyoruz. Otelin plajı adanın çarşaf gibi denizine ayrı bir güzellik katıyor.

Akşam yemeği için Limenaria’da sahil restoranları bulunuyor. Ancak biz tercihimizi sahibinin Türkçesi’yle sempatimizi kazanan Limani Balık’tan yana yapıyoruz. Yine aklımızda yer eden mezeler, yemekler…

Keyifli bir akşam yemeğinin ardından Yunan adalarından birine gelip de sirtaki yapmadan olur mu?
Teologos’ta yer alan Orizontes çok samimi bir mekan. Aynı zamanda fiyatları da çok uygun. Yunan ezgileri herkesi içine çekiyor ve sonunda kendimizi pistte buluyoruz. Saat gece yarısını bulmasına rağmen, yorgunluktan eser yok. Otelimize doğru yola koyuluyoruz, tek hayalimiz sabah erkenden denize kavuşmak…

Tüm bunlar bile Thassos’u sevmek için yeterli sebep ama burada başka ne yapılabilir?

Aliki Köyü yakınındaki manastır ziyaret edilebilir, civardaki koylara ve diğer plajlara gidilebilir. Potos’tan şarap ve peynir sevenler birçok çeşit bulabileceği gibi, sevdiklerine Yunanistan’ın meşhur içkisi uzo ve hatıra olarak hediyelik eşyalardan satın alabilir. 




Cennetten bir parça: Kaleköy


Yaz tatili için planını yapmayanlar bu sene Kaleköy’ü mutlaka görmeli.

Kaleköy, cennetten bir parçayı andıran güzellikteki denizi ve tarihi dokusuyla tüm ziyaretçilerini büyülüyor.

Antalya’nın Demre ilçesinde bulunan Kaleköy (Simena), Kekova adasının karşısında bulunan şirin mi şirin bir yer.  

M.Ö. 4. yüzyıldan kalan antik bir Likya kenti olan Kaleköy’de sadece 4-5 pansiyon bulunuyor. Birinci derece doğal ve sit alanı olan Kaleköy’e zaten artık yeni bir yapı eklenemiyor. Antik adıyla Theimussa ya da Üçağız Köyü’ne geldiğinizde kalacağınız pansiyon sizi teknesiyle alıyor ve müthiş doğanın içine sizi bırakıyor.

Konakladığımız Kale Pansiyon, adanın tam ortasına kurulmuş, sessiz sakin bir tatil arayanlar için biçilmiş bir kaftan.

Gündüz hamaklarda dinlenebilir, rengarenk çeşit çeşit balıkların yüzdüğü masmavi sularda serinleyebilir ve kanolarla denize açılabilirsiniz. Akşamüstü serinlik düştüğünde kaleye çıkarak manzarayı bir de yukarıdan görebilirsiniz. Buradan baktığınızda birçok Likya lahti görmeniz mümkün.

Ayrıca Kaleköy’ün karşısında bulunan batık kent, tatilin yanı sıra tarih ve araştırmaya da ilgi duyanların ilgisini çekiyor.

Gün batıp da akşam olduğunda ise pansiyonun iskelesine kurduğu masalarda lezzetli deniz mahsullerinin tadına bakarak içkinizi yudumlayabilirsiniz.




Yemeğini pansiyonda yemek istemeyenler için kaleye çıkan yollarda da alternatifler bulunuyor.







Çok çetindir beklemesi Hınkal’ın


Ayvalık’tan dönüş yolunda Bandırma’da feribotu beklerken yemek yemek için vakit buluyoruz.
Tesadüfen girdiğimiz Kafkas Cafe&Restaurant’ta  hiç beklemediğimiz yepyeni bir lezzetle karşılaşıyoruz.

Bir çeşit mantı olan Hıngal bizi unutulmaz bir lezzetin içine çekiyor.

Orta Asya – Kafkasya’nın muhteşem lezzetlerinden biri olan Hıngal, Türkiye’nin de çeşitli yörelerinde farklı şekillerde mutfaklarda yer alıyor. Yörelere göre adı da değişikliklere uğruyor. Sivas’ta, Kars’ta, Erzurum’da Hıngel, Azerbaycan’da Xıngal, Dağıstan’da Hınkal, Gürcistan’da Khinkali…

Mantıya göre daha büyük boyutlarda hazırlanan Hıngal, hamurun içine kıyma, patates, peynir gibi farklı harçların konulmasıyla yapılıyor.

Kapatılırken bir nakış gibi işlenen Hıngel’in üstüne yakılan kırmızı biber ve yağ bu yemeğin görüntüsünü bir şölene dönüştürüyor. Ayrıca isteğe göre sarımsaklı veya sade yoğurt yanında ya da üstünde servis ediliyor. Ben kıymalı olanı denedim ve o günden beri yoğun, dolu dolu lezzeti aklımdan çıkmıyor.

Öyle ki bu yemek için bir türkü bile yazılmış. ‘Çok çetindir beklemesi hınkalı’ diyor türküde. Ahıskalı Mövlüd Nurioğlu’nun sesinden dinleyelim: http://www.youtube.com/watch?v=M-YU1VX9roY

Peki İstanbul’da nerede yiyeceğiz bu lezzeti?


Üsküdar Kısıklı Caddesi’nde 2008 yılında hizmete giren Hıngal Mantı’da birçok çeşidi bulunuyor. En kısa zamanda gidip bu lezzeti bir de Hıngal Mantı’da denemek gerekiyor. 

Gayrettepe’de Saklı Kalmış Bir İtalyan Lokantası: Trattoria Serenzo


İstanbul’da gizli kalmış aslında o kadar çok lezzet dolu mekan var ki.

Bizim yeni keşfimiz Gayrettepe’deki Trattoria Serenzo.

İtalyan yemeklerini sevenler bu ufak ve çok şirin mekana bayılacak. Trattoria, işletme sahibinin de mutfakta şeflik yaptığı, butik restaurant anlamına geliyor.

Mekanda 6-7 masa bulunuyor. Servisi yapan arkadaşımız samimi tavırlarıyla herkesin gönlünü kazanıyor. Daha yemekler gelmeden herkesin yüzünde bir tebessüm yerleşmesine sebep oluyor. Burada kendinizi evinizde gibi hissedeceksiniz.  

Sıcacık ekmeklerinizi zeytinyağ ile yerken 6-7 çeşidin bulunduğu peynir tabağı geliyor. Birbirinden leziz peynirler yanında şarapla daha da keyifli hale dönüşüyor.  

Yemeklere gelince salatalar, risottolar, makarnalar ve lazanyalardan oluşan geniş bir menü yer alıyor.  Denediğimiz 4 Peynir Soslu Penne - Penne Quattro Formaggi, Lasagne Bolognese ve içinde karides, kum midyesi, midye ve kalamar gibi Akdeniz lezzetlerinin bulunduğu Risotto Mediterraneo bizi enfes tatların içine çekiyor.  

Porsiyonların oldukça doyurucu olduğu bu saklı kalmış güzel mekanda, yemeklerinizi yemeye devam ederken denemeniz gereken ve aklınızda yer edecek bir diğer lezzet de Deniz Tarağı Yatağında Pestolu Karides.

Yemeklerin ardından gelen Limonlu Tiramisu ise alışılmışın dışında farklı bir yorumla sunuluyor. Limonun ekşi tadı ve kokusunun sardığı Tiramisu, damaklara bir şölen yaşatıyor.


Bu sıcak ortamda keyifli yemekleri deneyimlemek için Trattoria Serenzo’nun adresi şöyle: Vefa Bey Sok. Say Apt No:25 Gayrettepe – 0212 274 44 10