18 Ocak 2016 Pazartesi

Paris’in ihtişamı, Disneyland’ın renkli dünyası

Önümüzdeki kısa da olsa üç günlük bir tatil var. Evimizde mi oturacağız? İşte biz de bu soruyu sorduk kendimize ve cevabımız ‘Tabii ki hayır!’ oldu. O zaman toparlanın, Paris’e gidiyoruz!

Uçağımız saat 04:00’te. Ama biz o kadar heyecanlıyız ki saatler öncesinden gidiyoruz havaalanına. Oturuyoruz, yemek yiyoruz, kitap okuyoruz, çay içiyoruz… Yok bir türlü vakit geçmiyor.

Sonunda uçaktayız, iki buçuk saat sonra rüya şehirde olacağız. Soğuk bir sabaha merhaba diyoruz Paris’te, hafif hafif yağmur da atıştırıyor. Ama biz pes eder miyiz? Keşfetme duygusu her zamanki gibi ağır basıyor.

Önce şehri panaromik olarak görüyoruz. Otobüsün buğulu camlarının ardından her yeri hafızamıza kazımaya çalışıyoruz. Ne de olsa tekrar gelip daha detaylı bir şekilde inceleyeceğiz. Eyfel Kulesi’nin en güzel göründüğü meydan Trocadero’da mola veriyoruz. Burada fotoğraflar çekiliyor.

Peki biz Paris’te geçireceğimiz 2 güne neler sığdırdık?

Öncelikle herkes gibi şehri yürüyerek gezmeye karar verdik. Hemen bir harita edindik. Gideceğimiz noktaları belirledik. Otelimizin bulunduğu Hoche durağından metroya atladığımız gibi gündüz yakınından geçtiğimiz yerleri bir bir keşfetmek için yola çıktık. Öncelikle Champs-Élysées yani herkesin bildiği adıyla Şanzelize’de bir tur attık, birçok markanın mağazaları yan yana sıralanmış durumda. Zafer Takı’na kadar yürüdük. Ancak artık yorulmuş ve acıkmıştık. Şanzelize’de Vesuvio’da oturduk, mis gibi pizzalar, makarnalar var. Caddeye doğru çevirdik sandalyelerimizi, Fransız birasını da denedik.

Biralarımızdan sonra Zafer Takı’ndan yürüyerek Seine Nehri kıyısına gidiyoruz. Eyfel’i gece büyüleyici ışıklarıyla görüyoruz. Ancak öyle bir kalabalık var ki, kuleye çıkma kısmını ertesi akşama bırakıyoruz. Seine Nehri kıyısında Eyfel’in tam karşısındaki Le Bistro Parisien’e oturup huzurla içeceklerimizi yudumluyoruz. Metroyla otelimize geçerek ilk günü tamamlıyoruz.

İkinci gün yapacak çok şeyimiz var. Sabah otelde bizim bol çeşitli kahvaltılarımıza hiç benzemeyen reçelli, çikolatalı, kruvasanlı bir kahvaltıdan kalkıp Ressamlar Tepesi/Montmartre’ye doğru yola koyuluyoruz. Burası turist akınına uğramış, çünkü şehir tam anlamıyla karşınızda. Çarşı içinde geziyoruz, karakalem resmini çizdirenler, müzisyenler, şampanyaları ellerinde gezenler… 1914 yılında tamamlanan ve özellikle Hristiyanlar tarafından büyük ilgi gören kilise, Sacre Coeur Bazilikası da tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini izliyor.

Buradan hemen sonra 17. yüzyılda İtalyan asıllı Kraliçe Mary Dominitisi tarafından yaptırılan Tuileries Bahçesi (Jardin des Tuileries)’ne gidiyoruz. Paris’in en büyük yeşil alanı burası. Bahçenin hemen girişinden kahvemizi alıyor ve meydandaki havuzun kenarında kendimizi güneşe teslim ediyoruz.

Bir kapısı Concorde Meydanı’na açılan bu bahçeden devam ettiğinizde Louvre Müzesi’ne çıkıyorsunuz. Fransız İhtilali’nden sonra açılan ilk devlet müzesi olan bu müzeyi gezmek isterseniz tam 2 hafta Paris’te kalmanız gerekiyormuş. Bizim ise gezecek, görecek çok yerimiz var. Bu sebeple dışarıdan bakıyor ve aşıkların kilitlere isimlerini yazıp köprünün korkuluklarına taktığı Pont Des Amoureux yani Aşıklar Köprüsü’ne geçiyoruz. Seine Nehri üzerindeki bu köprüye yoğun bir ilgi var.

Köprüden sonra Opera Binası, La Fayette yapılarını gördükten sonra Seine Nehri kıyısında keyifli bir yürüyüşe çıkıyoruz, banklara uzanıyoruz, mis gibi havanın tadını çıkarıyoruz. Akşam oldu bile. 324 metre yüksekliğindeki Eyfel Kulesi’ne çıkmak üzere sıraya giriyoruz, istiyoruz ki hava kararsın, ışıklar yansın tüm şehri bir de böyle görelim. Eyfel’in ışıkları yandığında turistlerden bir alkış kopuyor, daha da heyecanlanıyoruz. Burası tek kelimeyle müthiş!

Eyfel’e çıkarak Paris’teki turumuzu tamamlıyoruz. Sabah Disneyland’a geçiyoruz, alanın içindeki Newport Bay Club Hotel’de kalıyoruz. Burası denizci konseptiyle hazırlanmış, hem çok şık hem de çok keyifli bir otel. Otele yerleştikten sonra kendimizi Disneyland’ın içine atıyoruz. Çocuklar gibi şeniz artık. Trene biniyoruz, labirentlere gidiyoruz, korku tünellerinden geçiyoruz. Neredeyse çocuklar için hazırlanmış kostümlerden alıp giyeceğiz. Rengarenk bir masal dünyası burası. Bir günlüğüne de olsa çocukluğumuza geri dönüyoruz. Oraya kadar gitmişken en büyük outlet alışveriş merkezlerinden biri olan Val D'europe’a da uğruyoruz. Disneyland’tan buraya gitmek için tekrar trene binmek gerekiyor.  Otelimizde konakladıktan sonra ertesi gün dönüşe geçiyoruz.

Paris’in ihtişamı, Disneyland’ın renkli dünyası her yaştan insana hitap ediyor. En kısa zamanda farklı hisleri bir arada yaşamak için Fransa’nın bu iki merkezini gidip görmenizi öneriyoruz.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder