Önümüzdeki
kısa da olsa üç günlük bir tatil var. Evimizde mi oturacağız? İşte biz de bu
soruyu sorduk kendimize ve cevabımız ‘Tabii ki hayır!’ oldu. O zaman
toparlanın, Paris’e gidiyoruz!
Uçağımız
saat 04:00’te. Ama biz o kadar heyecanlıyız ki saatler öncesinden gidiyoruz
havaalanına. Oturuyoruz, yemek yiyoruz, kitap okuyoruz, çay içiyoruz… Yok bir
türlü vakit geçmiyor.
Sonunda
uçaktayız, iki buçuk saat sonra rüya şehirde olacağız. Soğuk bir sabaha merhaba
diyoruz Paris’te, hafif hafif yağmur da atıştırıyor. Ama biz pes eder miyiz?
Keşfetme duygusu her zamanki gibi ağır basıyor.
Önce şehri
panaromik olarak görüyoruz. Otobüsün buğulu camlarının ardından her yeri
hafızamıza kazımaya çalışıyoruz. Ne de olsa tekrar gelip daha detaylı bir
şekilde inceleyeceğiz. Eyfel Kulesi’nin en güzel göründüğü meydan Trocadero’da
mola veriyoruz. Burada fotoğraflar çekiliyor.
Peki biz
Paris’te geçireceğimiz 2 güne neler sığdırdık?
Öncelikle
herkes gibi şehri yürüyerek gezmeye karar verdik. Hemen bir harita edindik.
Gideceğimiz noktaları belirledik. Otelimizin bulunduğu Hoche durağından metroya
atladığımız gibi gündüz yakınından geçtiğimiz yerleri bir bir keşfetmek için
yola çıktık. Öncelikle Champs-Élysées yani herkesin bildiği adıyla Şanzelize’de
bir tur attık, birçok markanın mağazaları yan yana sıralanmış durumda. Zafer
Takı’na kadar yürüdük. Ancak artık yorulmuş ve acıkmıştık. Şanzelize’de
Vesuvio’da oturduk, mis gibi pizzalar, makarnalar var. Caddeye doğru çevirdik
sandalyelerimizi, Fransız birasını da denedik.
Biralarımızdan
sonra Zafer Takı’ndan yürüyerek Seine Nehri kıyısına gidiyoruz. Eyfel’i gece
büyüleyici ışıklarıyla görüyoruz. Ancak öyle bir kalabalık var ki, kuleye çıkma
kısmını ertesi akşama bırakıyoruz. Seine Nehri kıyısında Eyfel’in tam
karşısındaki Le Bistro Parisien’e oturup huzurla içeceklerimizi yudumluyoruz.
Metroyla otelimize geçerek ilk günü tamamlıyoruz.
İkinci gün
yapacak çok şeyimiz var. Sabah otelde bizim bol çeşitli kahvaltılarımıza hiç
benzemeyen reçelli, çikolatalı, kruvasanlı bir kahvaltıdan kalkıp Ressamlar
Tepesi/Montmartre’ye doğru yola koyuluyoruz. Burası turist akınına uğramış,
çünkü şehir tam anlamıyla karşınızda. Çarşı içinde geziyoruz, karakalem resmini
çizdirenler, müzisyenler, şampanyaları ellerinde gezenler… 1914 yılında
tamamlanan ve özellikle Hristiyanlar tarafından büyük ilgi gören kilise, Sacre
Coeur Bazilikası da tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini izliyor.
Buradan
hemen sonra 17. yüzyılda İtalyan asıllı Kraliçe Mary Dominitisi tarafından
yaptırılan Tuileries Bahçesi (Jardin des Tuileries)’ne gidiyoruz. Paris’in en
büyük yeşil alanı burası. Bahçenin hemen girişinden kahvemizi alıyor ve
meydandaki havuzun kenarında kendimizi güneşe teslim ediyoruz.
Bir kapısı
Concorde Meydanı’na açılan bu bahçeden devam ettiğinizde Louvre Müzesi’ne
çıkıyorsunuz. Fransız İhtilali’nden sonra açılan ilk devlet müzesi olan bu
müzeyi gezmek isterseniz tam 2 hafta Paris’te kalmanız gerekiyormuş. Bizim ise
gezecek, görecek çok yerimiz var. Bu sebeple dışarıdan bakıyor ve aşıkların
kilitlere isimlerini yazıp köprünün korkuluklarına taktığı Pont Des Amoureux
yani Aşıklar Köprüsü’ne geçiyoruz. Seine Nehri üzerindeki bu köprüye yoğun bir
ilgi var.
Köprüden
sonra Opera Binası, La Fayette yapılarını gördükten sonra Seine Nehri kıyısında
keyifli bir yürüyüşe çıkıyoruz, banklara uzanıyoruz, mis gibi havanın tadını
çıkarıyoruz. Akşam oldu bile. 324 metre yüksekliğindeki Eyfel Kulesi’ne çıkmak
üzere sıraya giriyoruz, istiyoruz ki hava kararsın, ışıklar yansın tüm şehri
bir de böyle görelim. Eyfel’in ışıkları yandığında turistlerden bir alkış
kopuyor, daha da heyecanlanıyoruz. Burası tek kelimeyle müthiş!
Eyfel’e çıkarak Paris’teki turumuzu tamamlıyoruz. Sabah Disneyland’a geçiyoruz, alanın içindeki Newport Bay Club Hotel’de kalıyoruz. Burası denizci konseptiyle hazırlanmış, hem çok şık hem de çok keyifli bir otel. Otele yerleştikten sonra kendimizi Disneyland’ın içine atıyoruz. Çocuklar gibi şeniz artık. Trene biniyoruz, labirentlere gidiyoruz, korku tünellerinden geçiyoruz. Neredeyse çocuklar için hazırlanmış kostümlerden alıp giyeceğiz. Rengarenk bir masal dünyası burası. Bir günlüğüne de olsa çocukluğumuza geri dönüyoruz. Oraya kadar gitmişken en büyük outlet alışveriş merkezlerinden biri olan Val D'europe’a da uğruyoruz. Disneyland’tan buraya gitmek için tekrar trene binmek gerekiyor. Otelimizde konakladıktan sonra ertesi gün dönüşe geçiyoruz.
Paris’in
ihtişamı, Disneyland’ın renkli dünyası her yaştan insana hitap ediyor. En kısa
zamanda farklı hisleri bir arada yaşamak için Fransa’nın bu iki merkezini gidip
görmenizi öneriyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder